Zamanın Durduğu Durak: Akşehir’de Kadim Ramazan Kültürü
Akşehir, sadece Konya’nın bir ilçesi değil; Nasreddin Hoca’nın "Dünyanın Merkezi" olarak tescillediği, Selçuklu’nun vakur duruşunu ve Osmanlı’nın sivil mimarisini bağrında taşıyan bir kadim şehirdir. Bu şehirde Ramazan, takvimdeki bir ay olmanın çok ötesinde; toplumsal bir arınma, kolektif bir neşe ve köklü bir "şehir kültürü" manifestosudur.
Hazırlık: On Bir Ayın Sultanı’na "Hoş Geldin"
Akşehir’de Ramazan, hilalin görünmesinden haftalar önce "temizlik ve kiler" telaşıyla başlardı. Eski Akşehir evlerinin o geniş mutfaklarında (aşhanelerde), kadınlar imece usulü toplanır; yufkalar açılır, erişteler kesilir ve meşhur Akşehir tarhanası bezlere serilirdi. Sultan Dağları’ndan gelen serin suların suladığı bağlardan elde edilen meyvelerle yapılan kurular ve hoşaflıklar kilerlerdeki yerini alırdı. Bu hazırlık sadece mideye değil, ruha da yapılırdı; dargınlar barıştırılır, mahalle aralarındaki "sadaka taşları" gizli el yardımlarıyla doldurulurdu.
İftar Öncesi: Fırın Önü Sohbetleri ve "Peynirli Pide" Ritüeli
Akşehir Ramazanlarının tartışmasız en ikonik simgesi, fırınların önünde oluşan o sabırlı kuyruklardır. Akşehir’de iftar sofrasının "olmazsa olmazı" evde yapılan yemekten ziyade, fırına gönderilen Akşehir Peynirli Pidesi'dir. İftara bir saat kala çarşıda kesif bir koku yükselir: Peynirin, yumurtanın ve tereyağının odun ateşiyle buluştuğu o eşsiz koku...
Bu fırın bekleyişleri, aslında şehrin nabzının attığı yerdir. Her yaştan insan sıraya girer, Nasreddin Hoca’nın torunlarına yakışır bir nükte ve zarafetle günlük hadiseler tartışılırdı. Sıcak pideler, beyaz bezlere sarılıp koltuk altına alınır ve ezan sesiyle eş zamanlı olarak eve yetiştirilirdi.
Sofraların Zarafeti ve "İfâriye" Geleneği
Eski Akşehir sofralarında hiyerarşi ve saygı esastı. Ailenin en büyüğü sofraya oturmadan başlanmaz, ilk yudum suyla birlikte Sultan Dağları’nın serinliği yüreklere indirilirdi. İftar menüleri genelde sade ama doyurucuydu. Akşehir’in meşhur etli ekmeği, keşkeği ve özellikle sahurda tok tutması için tercih edilen haşhaşlı lokulu sofraların baş tacıydı.
Çocuklar için "Tekne Orucu" tutmak bir onur meselesiydi. İlk kez tam oruç tutan çocuklara "İfâriye" adı verilen hediyeler verilirdi. Bu, bir çocuğun topluma ve geleneğe ilk adımını atışının, aile büyükleri tarafından taltif edilmesiydi.
Maneviyatın Kalbi: Teravih ve Çınar Altı Hasbihalleri
Akşam ezanıyla başlayan sükûnet, yatsı vaktinde yerini tatlı bir hareketliliğe bırakırdı. İplikçi Camii, Ulu Cami ve Hasan Paşa İmareti kandillerle süslenir, Akşehir’in dar sokaklarından camilere doğru bir insan seli akardı. Teravih namazları, sadece bir ibadet değil, cemaatin birbirini gördüğü, hal hatır sorduğu sosyal bir meclisti.
Namaz çıkışında ise asıl eğlence başlardı. Arasta içinde veya ulu çınarların gölgesindeki kahvehanelerde semaverler yakılır, meddahlar Nasreddin Hoca fıkralarını sadece güldürmek için değil, ders vermek için anlatırlardı. Şerbetçiler sokaklarda dolaşır, çocuklar ise maytaplarla ve saklambaç oyunlarıyla gecenin tadını çıkarırdı.
Sahur: Davulun Sesi
Akşehir’de sahur, davulun ritmiyle değil, davulcunun manileriyle anlam kazanırdı. Davulcu, mahalledeki herkesin ismini, huyunu, suyunu bilir; manilerinde bu detaylara yer verirdi. Bazen bir komşunun evlenmesi beklenen oğluna, bazen de yeni doğmuş bir bebeğe atıfta bulunarak mahalleyi neşeyle uyandırırdı.
Sonuç: Bir Medeniyet Tasavvuru
Tarihten bu yana Akşehir’de Ramazan; gösterişten uzak, samimiyetin ve komşuluk hukukunun en üst perdeden yaşandığı bir zaman dilimi olmuştur. Bugün teknoloji her ne kadar bu geleneklerin bazılarını dijitalleştirmiş olsa da, bir Akşehirlinin zihninde Ramazan; hala fırından yeni çıkmış peynirli pide kokusu, cami avlusundaki huzur ve Nasreddin Hoca’nın o muzip ama derin gülümsemesidir. Akşehir, bu ayı sadece midesiyle değil, tüm ruhuyla ve tarihiyle yaşamaya devam eden bir "huzur şehri" olma vasfını korumaktadır.
Ayşenur AY
